Ukrayna’da Bir Öğrenci Ne Yer?

Merhabalar sevgili öğrenci dostlarım,

Ukrayna’da yaşayan bir öğrenci olarak bunlar sadece benim görüş ve düşüncelerimdir. Öncelikle değinmem gereken konu öğrencilerin çok fazla parasının olmaması (benim de olduğu gibi ) bu yüzden bu yazının yararı olabileceğini düşündüm. İlk öncelikle öğrenci olduğumuz için okuldan gel eve veya yurda git oradan markete uğra yemeği yap derken ne ödevleri yapmaya zaman kalıyor ne de dinlenmeye. Bu yüzden daha kolay hazırlanan her gün almanız gerekmeyen ve aynı zamanda ucuz birkaç yiyecek önermek istiyorum. Benim gittiğim market Tavriya ( Ukraynada her an her yerde bulabileceğiniz Migros gibi bir market ). Tavriya biraz pahalıdır o yüzden 7/24 açık olan (eğer yakınlarınızda varsa)

59301_0
Belirttiğim Tavriya mağzası
f6a82da1536b59ed2d985103101fae81
Belirttiğim ATB mağzası

ATB’ye gidebilirsiniz alışveriş için. ATB daha ucuz ve 7/24 açık olması sebebiyle çok kullanışlı oluyor. Almanız gerekenler ucuz olup 20 grivnalık 10’lu yumurta alıp her sabah 3 tane yeseniz en az 3 gün sizi idare edebilir. Ek olarak Ukrayna’da süt ürünleri pahalı olsa da krem peynir alabilirsiniz. Bilhassa et ürünleri de süt ürünlerine göre ucuz. O yüzden yumurta yerken sosis veya sucuk alabilirsiniz ( harçlığınıza göre değişen kaliteli et ürünleri olsa da 40 grivnaya bile 2 3 gün idare edebileceğiniz güzel sucuk ve sosiler var). Ayrıyetten sabahları yemeniz için veya okul saatleri içinde rahatça yiyebileceğiniz meyveler de alabilirsiniz. Ben her sabah yumurta ve muz yiyorum açıkçası beni tok tutması yanında enerji de veriyor. Öğlene gelecek olursak, hazır satılan soslu makarnalar var 15 grivna ve ciddi anlamda doyurucu olabiliyor. Makarnanın yanına 500 gram tavuk göğsü alsanız veya bir bardak çorba alsanız öğle yemeğini çok rahat kapatabiliyorsunuz. Fiyat verecek olursam 500 gram tavuk göğsü yaklaşık 55 grivna, bir bardak çorba da 10 grivna. Tabii size bağlı çorba içip içmemeniz ama katı gıdalarla beslendiğiniz için sıcak sıcak çorba hiçte fena olmaz. Akşam yemeği ise size bağlı açıkçası çok ödeviniz olduğunda veya kötü bir gün geçirdiğinizde hiç yapasanız gelmiyor olabilir. Bu yüzden Şavurma dediğimiz Türk dönerine benzeyen bir dürüm var. 70 grivnaya bulabileceğiniz yanında içecekle birlikte en fazla 90 grivna yapan mükemmel doyurucu bir yiyecek.

Hüzün

Bir kenara çekilip boşluk içinde beklemek miydi? Çok can acıtmaz mıydı adam için? Yorulmak ameleye mahsus değil, ruha da mahsustur. Kimse görmez o yorgunluğu hatta bazı zamanlar görmek istemez. İnsan işte, kimsenin derdiyle uğraşmak istemez. Ama hiçte umursamaz insaları. Yine bir insana sarılır ve olabildiğince sıkı sarılır. Kaybetmekten yorulmaz belkide… bile bile kaybetmek ne kadar akıllıcadır ki? İşkence çekmek… zordur içinde depremler olurken dışarda yaprak kıpramaması. Hele bir de anlatamamak vardır ya… en beteri odur. Çünkü bilirsin herkes farklı şeyler söyleseler de aynı yere çıkar… ZAMAN GEÇİYOR, UNUTURSUN. Doğru belki geçiyor ama ya zamanda sıkışıp kalınan anılar? Anlar? Bu zamanın nasıl geçtiğini kimse sorgulamaz. Sonuçta bir gemiciysen insanlar gemini karaya yanaştırıp yanaştıramadığına bakar kimse fırtınaya uğradığını merak edip sormaz.

Kafamızın kirli oyunları(!)

İşinden, okulundan, alışveriş merkezinden veya herhangi bir yerden gelen adam yürüyordu. Nereden geldiğinin bir önemi yoktu. Önemli olan kafasının içindekilerdi. Dertler, sorunlar,problemler ve hatta iç karartan bin bir türlü düşünce. Bunların da bir önemi yoktu lakin adamın sadece ayakları ileri giderken düşünceleri ya geçmişte gidiyor ya da geleceğe hızla koşturuyordu. Dalgındı adam, sadece sigarasını içip yüzüne vuran soğukluğu ara sıra hissediyordu. İçinin acısı ısıtıyordu vücudunu. Ardı ardına yakılmış sigaralar yoruyordu çiğerlerini. Bir eve varıyordu daha sonra. Vardığı ev aslında yaşanmışlıkların, hüzünlerin veya mutlulukların toplandığı toplantı odası gibiydi. Her kirli düşünce, her güzel düşünce bu toplantı odasında yaşanmıştı çünkü… Zordu… Bir hayatta yaşıyorken beyninin içinde işkenceler çekiyor olmak… çok zordu. Her gün düşüncelerle uğraşan adam biraz uyku istiyordu, lakin bu bir kaçış yolu olmamakla birlikte uyandığında yine eskisi gibi uyanacağını biliyordu. Önemli olan kafasının içindeki o pis düşünceleri yok etmekti. Ne yazık ki herkes gibi oda uyumayı seçiyordu… Kaçış olmadığını bile bile düşüncelerine karşı koymakta zorlanıyordu. Günler böylece gelip geçiyordu. Adam mutlu veya mutsuz… Asla şu anda değil…

Zaman, o kötü zaman(!)

Size klasik bir cümleyle zamanı bize göre tanımlamak istiyorum. ” Yuvarlanıp gidiyoruz, vallaha zaman nasıl geçmiş anlamadım, su gibi akıp gidiyor zaman…” Bunlar günlük yaşantımızda, evde, ofiste, okulda bir çok alışveriş merkezlerinde veya başka herhangi bir yerde konuşulan, muhabbeti edilen yerlerde söz aralarında geçen cümlelerdir. Gerçekten işin aslına baktığımızda zamanın nasıl geçtiğini bir türlü anlayamıyoruz. Hep bir koşturmaca, hep bir yoğunluk derken gün bitiveriyor. Hayatı çok mu hızlı yaşıyoruz? Belki de evet. Her şey hemen olsun istiyoruz, hemen olsun diye beklediğimiz şeyleri düşünürken zaman akıp gidiyor yanımızdan. Ve en önemli nokta da bu kısım… biz bu zamanın içinde sıkışıp kalıyoruz. Biz bazı şeyleri düşünürken o kıymetli ve bir daha hiç geri gelmeyecek olan zaman, basit olaylar için akıp gidiyor. Geri kalıyoruz! Şimdiyi düşünmekten… hep ya geleceği düşünüp şu anda sıkışıp kalıyoruz ya da geçmişi düşünüp şu anda sıkışıp kalıyoruz. Zamanı çarçur ediyoruz… Ne kadar acımasız değil mi? Saniyeler içinde insanlar doğuyor, insanlar ölüyor bir çok şey oluyorken, biz sadece şu anda sıkışıyoruz. Biz aslında yeniliyoruz zamana farkında olmadan… biz düşünürken ve zamanda kalmışken, zaman bizi yeniyor. İşte bu yüzdedir zaman çok güçlü bir düşman ve şifacıdır. Bize göre bazen şifacı bazen de bir işkence ustası… Zaman size göre akıyorken neden onu elinde tutmuyorsunuz? Neden işkenceye çevirmeye çalışıyorsunuz? Bizi biz yapan değerleri bile unutuyoruz, yanımızdakileri, dostluklarımızı, sevdiğimiz şeyleri zamana bedavaya veriyoruz… Ah şu acımasız zaman(!) Hep zamana suç atarız… öyle değil midir zaten? Hep başka şeylerde suç ararız…

Ecdadımız!

Tarih geçmişten ibaret övünülecek bir olay silsilesi değildir. Düşünülüp tenkit edilecek bir olay silsilesidir. Geçmişimize bakıp iyi veya kötü olayları hiç düşünmeden, nasıl olduğunu veya bu olayların nasıl gerçekleştiğini bilmeden yorumlar yapıp gerekirse sosyal medya üzerinden fotoğraflar paylaşıyoruz. Üstelik fotoğrafların altına hep aynı şekilde övünmeler ve duygusal açıdan bir ton yazı yazıyoruz. Bir bakıma o günleri hatırlayacağız diye hata yapıyoruz. Bir bakıma geçmişten sonuç çıkartmadan sadece övünüyor ve duygusallaşıyoruz. Bence bu bizim kendimize yaptığımız en büyük kötülüktür… O günleri anıp sadece duygusallaşmak… ACIMASIZLIK! Çünkü unutmayınız ki sonuç çıkartmadığımız ve tarih okumadığımız için bu hallerdeyiz. Okumamaya ve at gözlüklü bir şekilde bakmaya devam ediyoruz. Görünen o ki bakmaya devam edeceğiz. Yapmamız gereken tek şey yorum yapmak, öz eleştiri yapmak… Siz yapmazsanız başkaları yapmayacak çünkü. Mustafa Kemal ATATÜRK bu sözleri boşuna söylememiştir; “İnsanların tarihten alabilecekleri önemli dikkat ve uyanıklık dersleri, bence devletlerin umumiyetle siyasi kuruluşların oluşmalarında, bu kuruluşların niteliklerini değiştirmede ve bunların çözülme ve sonlamalarında etkili olmuş olan sebepler ve etkenlerin incelenmesinden sonuçlar çıkmalıdır(1930).”

Gece Bir Başkadır Balkonda Oturan İçin

Gece saat: 02.48

Sessizlik çökmüş ve karanlıklar içinde şehir uykuya dalmıştı. Adam balkonunda oturmuş, her ne kadar da sessizliği bozmak istemese de sigarasını yakmıştı. Uzaklara bakıyordu adam, bir şey ararmışçasına, düşünmek istemiyordu çünkü çok gürültülüydü beyni. Artık düşünmek istemiyordu. Duruyor ve o sessizlik içinde yanan sigarasını dinliyordu. Sağ tarafında ay yükseliyordu. Evet aslında ay da yalnızdı, etrafında milyonlarca yıldız olmasına rağmen. Kalabalığın içinde yalnızdı. Adam kendini düşünüyordu. Sessizlik ve karanlık ona iyi hissettiriyordu. Biliyordu çünkü. Kimse bu saatte rahatsız edemezdi onu. Kendiyle baş başa otururmuşçasına içiyordu sigarasını. Dumanı, sokakta yanan lambanın ışığıyla gözüküyordu ara sıra. Ve işte gece böyleydi… şehir kalabalıklar içinde uyuyordu fakat adam tek başınaydı bir ay gibi…

Bir Akşam Esintisi

Ne güzeldir yaz akşamları hafif esen rüzgar ile içilen çay…

Bilirsiniz o kokuyu, yaz akşamları balkonunuzda oturmuş sıcacık çayınızı yudumlarken. Rüzgar estikçe mis kokular gelir, birden düşünce seli basar beyninizi, kalbiniz hızla çarpmaya başlar hüzün ve mutlulukla. Ne güzeldir akşam serinliği bir çay ile yanınızda ki dostlarınız veya aileniz. Zamanda sıkışıp kalmak istersiniz. Eski güzel ve kötü hatıralarınızdır kalbinizi böyle hüzünlendirip mutlu eden. Kısacası “yaşanmışlıktır” aslında. Bir kokudur her şeyi size hatırlatan. Durup düşünürsünüz o geçen yılları acısı ve tatlısıyla. Öyledir ya acısı da tatlısı da hep güzel gelir o akşam esintisiyle. Eski bir heyecanı yaşarsınız o an. Çayınızdan bir yudum daha alıp akşam karanlığında çok uzaklara bakarsınız, düşüncelerinizin orada olduğunu bilir gibi. Uzağa baktıkça bir başka anı gelir aklınıza… düşündükçe derin derin nefes alır gülümsersiniz. Ve ardından o hafif serinlik ve düşünce seli arasında bir ses yükselir ” Çay isteyen var mı? “. O hüzün dolu ve mutluluk içinde düşünce selinizi bozarak ” Çay demliyse alırım bir tane daha. ”

Bir kokudur aslında bize her şeyi hatırlatan, öyle bir kokudur ki o… hüzünlendikçe mutlu eden, mutlu ettikçe hüzünlendiren.